İfade Özgürlüğü

Sıra Duygu Asena’ya Geldiğinde…

Devlet, doğası gereği sansür gücünü elinde tutan en güçlü otoritedir. Devletin, yurttaşlarına hesap verebildiği ülkelerde sansür mekanizması sivil toplum tarafından yönlendirilir ve/veya engellenir. Sivil toplum gelişmiş olsa dahi; bu, devletin sansürleme gücünü kullanmayacağı anlamına gelmez. Bunun için, yurttaşların “sansür” konusunda bilinçli olması gerekir. İfade özgürlüğüne karşı devletin sansür yetkisinin, “olumlu” bir uygulama şeklinin olamayacağına dair bilinç, devletin bu konudaki yetkilerinin sorgulanmasının önünü açabilir.

Hem devletin hem de sivil toplumun yapısı açısından, bu örneklerin en talihsiz versiyonlarından birinde biz yaşıyoruz. Birincisi devlet hiçbir zaman, hiç kimseye hesap vermeksizin istediğini sansürleyebilme yetkisine uygulamada sahip. İkincisi sivil toplum gelişmiş değil. Üçüncüsü, gelişmiş olan sivil toplum çoğunlukla sansür yanlısı. (Yalnızca söz konusu kendilerinin sansürlenmesi olduğunda ses çıkaran bir sivil toplum.) Dördüncüsü, Türkiye toplumu birey birey sansürü destekleyen bir bilince sahip. Elbette ki, her birey karşı olduğu düşünceler söz konusuysa bunu destekliyor. Ancak ve ancak, subjektif bir şekilde asla sansürlenmemesi gerektiğini düşündüğümüz şeylere dokunulduğunda sansürün kötü bir şey olduğundan bahsediyoruz; ancak söz konusu kendi nefret ettiklerimiz olduğunda EGM’yi kendimiz mention’lıyoruz.

Sansür süreçleri her zaman olmasa bile, çoğu zaman arkasına ahlaki kaygıları alır. En önemlisi, devlet daha önce uygulamadığı alanlarda sansüre gidiyorsa, bunu mutlaka “toplumun iyiliği”, “ahlaklı nesiller yetiştirme”,”çocukları koruma” gibi argümanlarla yapar. Bu ahlaki gerekçelendirmelerin amacı, sansür konusunda destekçi olmayan kesimleri de sansür sürecine katabilmek ve bu yolla bundan sonra uygulayacağı sansürler için gerekli meşruluk zeminini oluşturmaktır. Siz “çocuklar için”, kötü içerikli bir kitabın sansürlenmesini istersiniz. Sansürlenir de; ve fakat sonra, mesela feminizmle ilgili bir kitap da aynı gerekçelerle sansürlenir. Size dokunana dek gelişen bu sürecin her adımını kendi ellerinizle inşa etmişsinizdir. Devletin sansür girişiminden daha kötü başka bir durum vardır ki, burada sürecin tetikleyicisi kamuoyu olur. Yığınlar devletten sansür talep ettiğinde, sansürün önünde olabilecek en büyük engel -sivil tepki sigortası- sansürün sebebi olduğunda, devletin durması için hiçbir neden kalmayacaktır.

Sansür her zaman keyfidir ve sınırsızdır.

29 Mayıs 2019’da, sosyal medyada bir kitaptan alınmış bazı sayfalar yayınlandı. Kitabın paylaşılan kısmında pedofili bir adamın ağzından yazılmış bir bölüm vardı. Bu bölüm okuyan neredeyse herkes için son derece rahatsız edici bir dille yazılmıştı. Paylaşımın ardından, bütün muhafazakar kesimlerden, neredeyse bütün feminist gruplardan, solculardan sansür çağrısı yükseldi. Yalnızca sansür de değil, yazarın yargılanmasını istiyorlardı.

Ya çocuklarımız bu çok az basımı olan kitaba ulaşsa idi veya bundan olumsuz etkilenselerdi? Ya pedofili eğilimi olanlar bunu görseydi, akıllarına bunu yapmak düşseydi? Dahası, bu sapık adamın bunları yaşamadan yazmasına da imkan yoktu. Bu adam mutlaka pedofili olmalıydı. Değilse bile insan bunları düşündüğü ve bastırdığı için de yargılanmalıydı.

Bu “iyi niyetli” endişelerle yüz binlerce hesap Twitter, Facebook ve Instagram’da bu metni paylaştı. Çok duyarlı, çok ahlaklı, dünyanın bu son kalmış iyileri milyonlarca çocuğa ve pedofili eğilimli insana bu yazıyı okuttu. Yani, çocuklardan sakınmak için sansür talep ederken, bir yandan da sosyal medya kullanan milyonlarca çocuğa bu yazıyı okutmuş oldular. Sessizce, kimse tarafından okunmadan sayfalarının yıpranmasını bekleyen bu kitabın ilgili kısımlarını Türkiye’de sosyal medya kullanan herkes okumuş oldu.

Bu eleştiriye karşı “Kitabın bu bölümlerini paylaşmadan, bu metinden ve de yazarından nasıl şikayetçi olabilirdik?” cevabını verenler oldu. Çocuklar kötü etkilenmesin diye, kendi eliyle, okuyucusu 100’leri bulmamış bir metni, milyonlarca çocuğa okuttuktan sonra sorulmaması gereken bir soru bu. Yani şikayet etme nedeni olarak gördükleri suçu -çocukların kötü etkilenmesi suçunu- işleyen yazardan çok sansür talep edenler olmasın? O metni, çocuklara ve pedofili eğilimi olanlara okutanın sansürcüler olduğu düşünülürse. Bu kısım sansür talep eden yığınların gayri-ahlaki davranışını göz önüne sermek açısından önemli. Talihsiz bir iki yüzlülük. Üstelik bu süreçte sansür karşıtı insanları “pedofili” iftirasıyla hedef tahtasına oturtanlar da yine bu “iyi kalpli” insan topluluğuydu. Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli olduğuna dair şu söz, ne kadar doğru.

Günün sonunda yazar gözaltına alındı.

Yaşanan bu süreç tarihin yalnızca bu noktasında kalmayacak, çünkü en başta da belirttiğimiz gibi, sansürün bu ilk gerekçelendirmeleri bundan sonraki bütün sansürler için meşruluk zeminini inşa eden gerekçelendirmeler olacaktır. Zaten tam da bu nedenle, devletten sansür talep etmek, komşu mahallenizde savaş talep edip, kendi mahallenizde vurulmayacağınızdan emin olmak gibidir.

Gerçekten de bu konuda yazan ve uyarıda bulunan sansür karşıtı insanların uyarılarının işaret ettiği süreç hızla başladı. Bazı hesaplar Elif Şafak’ın Mahrem kitabını bulup, istismarla ilgili bölümleri paylaşmaya başladılar. Ardından bazıları benzer konuda yazmış olan Ayşe Kulin’i paylaştı. Bu paylaşımların ardından, olayın başında sansür talep eden feministler, endişelenmeye başladılar. Sansür talep etmelerinden çok kısa bir süre sonra, oklar kendi kitaplarına dönmüştü. Feministler, bu noktada Ayşe Kulin’in ve Elif Şafak’ın yazdıklarını savunmaya çalıştılar. “Bunu kastetmiyorduk.” diyorlardı. Feministlere göre, Mahrem’de yazar kendi kötü deneyimlerini anlatmıştı. Yaşadığı acı tecrübeyi… Amacı pedofiliyi olumlamak değildi, amacı tersine onu ifşa etmekti. Tamamen yazarın cinsiyetine ve de niyetine dayalı bu savunma biçiminin ciddi sorunları var.

Z.A. kitabının yazarının kendi acı deneyimini anlatıp anlatmadığını nereden bilebilirsiniz? Ya yaşadığı deneyimleri anlatmak için bu dili seçtiyse? Ya bir pedofilinin düşüncelerinin iğrençliğini en açık şekilde “ifşa” etmek istediyse? Bunu nasıl ayırt edebiliriz? Niyeti nasıl okuyabiliriz? Yazarın niyetini okumanın terazisi var mıdır?
Uç bir örnek olarak ‘Srpski Film’ için de sansür talep edilmişti. Gerçekten de izlemesi son derece zor olan bu film, bazılarına göre “porno sektörünün eleştirisi.”ydi. Sansür yanlıları da, eleştirinin “böyle” olmayacağını söylüyorlardı. “Böyle” dedikleri şey, üsluptu. Bir eleştirinin eleştiri olması için, filmde ya da kitapta birinin çıkıp, Olacak O Kadar finallerindeki gibi, sosyal mesaj mı vermesi gerekiyordu?

Linç büyürken, sonunda sansürün hedefi olarak Duygu Asena paylaşılmaya başlandı. İyi bir feminist ve iyi bir yazar olan Duygu Asena’nın sansürlenmesinde feministlerin de tuzu biberi olacaktı neredeyse.

Peki feministler Duygu Asena’yı nasıl savunacaktı? Bu adamı iğrenç bir suçlu kılan, ama Duygu Asena’yı iyi bir yazar ve bir feminist yapan şey neydi? Feministler bu sırada, neyin sanat olup neyin olamayacağının sınırlarını çizmeye başladılar. Duygu Asena muhtemelen ya kendi deneyimlerini ya da şahit olduğu kötü deneyimleri aktarıyordu. Amacı pedofili övmek değildi, tersine onu yermekti. Ama bu adam pedofiliyi övüyordu!

Ayşe Kulin, Elif Şafak ve Duygu Asena’nın yazdıklarını herhangi bir erkeğin imzasıyla paylaşıp ifşa etmiş olsaydı birileri, feministler yine bu metinler için aynı şekilde düşünecekler miydi? Bu 3 kadın yazarın yazdıkları da pekala pedofiliyi aklama olarak algılanabilirdi çünkü. (Algılandılar da.) Bir yazıdaki kötü niyeti ayırt etmek için o yazarı tanımamız mı gerekiyordu? Her şey bir kenara, sanatçı kendi ifade biçimini, okuyucuyu istismar etme, yani rahatsız etme, hassas noktasına ve kutsallarına saldırma aracı olarak belirleyebilir.
Feministlerin, sansürle ilgili en büyük argümanları “yazarın niyeti” argümanı açık olarak kendi keyfi sansür taleplerinin son derece keyfi gerekçelendirmesi; çünkü asla hiçbir zaman ne Duygu Asena’nın ne de bu yazarın niyetini bilemeyeceğiz.

Bu olaydan aylar sonra, liberal ve liberteryen feministlerin uyarıda bulunduğu durum gerçekleşti. Devletin kitaplara yönelik sansür mekanizması çalıştırılmış ve sansürün ahlaki gerekçeleri temellendirilmişti. 27 Eylül 2019 tarihli Resmi Gazete’de, “Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu” Elisabeth Brami’nin “Erkek Çocuk Hakları Bildirgesi”, “Kız Çocuk Hakları Bildirgesi” Francesca Cavallo ile Elena Favilli’nin “Asi Kızlara Uykudan Önce Hikâyeler Olağanüstü 100 Hikâye” ve “Sünnetçi Kız” kitaplarını ‘muzır’ ilan ettiğini açıkladı.

Feministlerin kendi elleriyle kendilerini sansürledikleri bu olay, Türkiye feminist tarihine, yanlış politikalardan ders almak adına, mutlaka geçmeli.

Unutmayın, sansür her zaman keyfi ve sınırsızdır.

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir