Arşiv Özel Alan

Yangında Son Kurtarılacak Kutsal: Annelik

Görsel: Hilal Güler

“‘Neden mutsuzsun? Bebeğin sağlıklı, sen sağlıklısın ee?’ gibi bakışlar, imalar. “Ölmek istiyorum.” demek istiyordum ama diyemiyordum, çünkü bebeğimi kim besleyecekti. Artık bana bağımlı bir şey vardı. Üstelik sadece duygusal olarak değil, fiziksel olarak da. Aman Allah’ım! Bu korkunç bir şeydi. Bağlanmak, bağımlı olmak. Aslında bana yardım eden kişiler bulunmasına rağmen sürekli alarm halinde olmak. Dinlenirken bile dinlenememek.”

Anneliğin kutsallığı ve yüceliği üzerine söylenen bütün sözleri bir yerde toplayabilseydik, hacimce çok büyük bir yer kaplar ancak tartınca çok hafif gelirlerdi. Çünkü övdüğümüz annelik ile annelerin yüzleştikleri gerçekler neredeyse her zaman taban tabana zıttır. Yoksa zaten amaç bu mu? Anneliğe dair kutsama dolu sözlerin arkasında, anneleri yalnız başlarına bıraktığımız zorlu koşullara dayanmaları için bir motivasyon amacı mı var? Bu yazıda sizinle yangında son kurtarılacak “kutsal” olan anneler üzerine konuştuğum, 32 annenin bazı beyanlarını paylaşacağım. 32 anneye “Anneliğin kötü ya da zorlayıcı yanları nedir?” diye sordum. Bu cevapları kategorize ettim. Gelin hep birlikte bu hiç de istisna olmayan anneleri dinleyelim.

Yalnız Büyütme veya Boşanma
“… Sonra 5 aylıkken falan artık geceleri kaka yapmamaya başladı, nadiren de çişi taşıyordu. Tabi eşim de deliksiz uyumaya başladı. Hatta o ilk aylarda derin nefese uyanan adam, çığlıklara uyanmamaya başladı. Ben bazen çok yorgun olduğum için onu kaldırıyordum, zaten kalkmışsın kalkmışken yapsana diyordu.”
Yapılan bir araştırmaya göre bekar anneler, evli annelerden daha az yoruluyorlar. Yanlış okumadınız. Öyle ki erkeklerin çocuğun da dahil olduğu evlilik hayatı içinde kadını daha fazla yorduğuna şahit oluyoruz. Çoğu erkek, çocuk bakımının kadına ait bir şey olduğunu düşünüyor. “Yardımcı olmak” dışında bir çaba göstermedikleri gibi, yine çoğu zaman annenin kariyerinden vazgeçmesine yol açacak biçimde çocuk bakımından kopuyor ve bunu tamamen anneye devrediyorlar. Annelik bu erkekler için de son derece kutsal olmalı. Nasıl olmasın ki? Bu kutsallık hikayesinde kârlı çıkan neredeyse her zaman erkek oluyor. Anneliğin yorucu olduğunu söyleyen kadınlara sözü bir kere verdiğinizde görüyorsunuz ki yorucu olan annelik değil, yorucu olan çocuk bakımında adil bir iş bölümünün olmaması. Sorduğum annelerden bir başkası şöyle diyor.

“Ben yorucu olması kısmında daha çok takılı kaldım diyebilirim ya da işte eşle büyük sıkıntılar yaşama noktasında çocuğumuzun olması bizi daha çok etkiledi. Yalnız büyütüyorsun çocuğu. Bütün sorumluluk sende. Sadece ben değil, bütün arkadaşlarımda da aynı şeyi gördüm. Çok çok nadir, hani çocuğun sorumluluğunu yarı yarıya paylaşan bir baba figürü görebiliyoruz. Yardım etmeden bahsetmiyorum, yardım eden elbette vardır. Bütün yük annenin. Psikolojik olarak da ben diye bir şey kalmıyor, kendinden vazgeçiyorsun.”

Eşiyle adil bir iş bölümü yapmış olan bir başka kadın ise şu cümleleri kuruyor.

“Çok şükür eşim ve kendi ailem çok destekler her konuda bana. Destek göremediğiniz zaman gerçekten çok zorlanıyorsunuz. Birkaç arkadaşım var çünkü öyle ailesinden destek göremeyen. Gerçekten baya zorlanıyorlar ve psikolojileri alt üst olmuş durumda.”


Ev içi emek söz konusuysa şu her zaman söylenir. “Eğer kadın evdeyse ve erkek de dışarıda çalışıyorsa elbette ki ev işlerini kadın yapacak.” İnsanlar çocuk bakımı ile ilgili de bu tarz yaklaşımlarda bulunabiliyorlar. Oysa “o iş öyle değil.” Ev içi emek zaten tatili olmayan tam zamanlı bir iş. Bunu erkeğin çalışması ile eş tutabiliriz ama eğer yanına çocuk yükleniyorsa işte o zaman artık şartlar eşit olmuyor. Çocuk bakımının zor olmadığını ima etmeye kalkan bazı erkeklerin kendi çocuklarını 1 saat oynatırken dahi yorulduklarını ve bıktıklarını görüyoruz. Hayır, eğer çocuk varsa bu iş bölümü adil değil ve kadınların doğum sonrası bu kadar kolay depresyona girmelerinin nedenlerinden biri de kadınlara yük bindiren ve adil bir iş bölümü yapmamakta direten erkekler.

Doğum Sonrası Depresyonda Ev İçi Emek
“Doğal yorgunluk sebepleri de vardı tabii, beni tüketen. Ev işleri, yemek, bebeği besleme, yıkama, eğitme ve görünmeyen bir sürü detay yorgunluk.”


Kadınların -yeni doğum yaptıklarında dahi- kendi yaşamlarına dair detay olarak gördüğümüz o yorgunlukların, aslında annelik deneyimlerine dair olmadığını, erkek ve kadın arasındaki son derece katı cinsiyetçi iş bölümüne dayandığını ne kadar söylesek de bu hepimizin içselleştirdiği bir şey. Oysa rakamlar çalışan kadınların dahi nasıl ev işlerinden yalnızca kendilerinin sorumlu olduğunu gösteriyor.
TÜİK’in 2016 yılı Aile Yapısı Araştırması’da ev işlerinin yüzde 90’ının kadınlar tarafından yapıldığı gösteriliyor. TÜİK 2014-2015 Zaman Kullanım Araştırması’na göre ise çalışan erkekler ev içi emeğe günde ortalama 46 dakika ayırıyor. Çalışan kadınlarsa hiç de şaşırtıcı olmayacak şekilde 3 saat 31 dakika ayırıyor. Kadın her koşulda ev içi emeği ve çocuk bakımını üstleniyor. Kutsal annelik masallarını bize anlatanlar, bizden hayatımızdaki en değerli şeyi, zamanımızı çalmaktan hiç geri durmuyorlar. Üstelik bunu verdiğimiz emeği ve zamanı “överek” yapıyorlar.
Görüştüğüm anneler tarafından ev içi emeğin kendi üzerine yığılması ve bakım emeğinin yoğunluğu sürekli vurgulandı. Ve neredeyse her zaman yaşadıkları buhranla eş olarak anıldı. Kutsanmış anneliğe erkek ve kadının eşit şekilde bölüşmesi gereken işler de dahil olmalı ki kocalar bu sorumluluğu üstlerine almamaya kararlı.


“Hamile kalmanızla başlayan bu süreç, kartopu gibi yuvarlanarak bir çığa dönüşüyor ve mis gibi bir depresyonunuz oluyor. Bu bazen yıllarca atlatılamıyor, hatta farkında bile olmuyorsunuz. Devamında hem annelliği hem de ev işlerini birlikte yürütmek zorundasınız ki bu insanı delirtir. Lafın gelişi değil baya sıyırıyorsunuz çünkü tek başına imkansız ve eşler genelde yardımcı olmuyor.

Bütün Evi Planlamak
Yalnızca ev içi emek değil, ev içi emeği bölüşseniz ya da eş tarafından “yardım” görseniz dahi her şeyi planlamak yine anneye kalıyor. Üstelik bu planlama işini yaparken aynı zamanda yeni doğan bebekleriyle ilgileniyorlar.

“Evet evi de temizliyor, yemek ikimiz de kötü olduğumuz için ortaya bir şeyler yapıyoruz, çamaşırı da asıyor ama mesela benim planlamam gerekiyor. Bu akşam xxx pişecek, yarın da planı yanına şu eklenecek. Ya da Türkiye’de temizliğe abla geliyordu, ben çamaşırları falan planlamak zorunda kalıyordum. Yapmasam, ya hiç çorabım kalmamış niye yıkamadık, diye geliyordu. Yıka o zaman!”


Yine başka bir anne planlamanın başka bir yönüne dikkat çekiyor.

“Bir de şöyle yazısız bir kural var. Eğer çocuğunuzu kreşe verip çalışacaksanız, bu kadının görevi oluyor. Kreş bul, takip et, parasını öde vs… Çocuğun kreşte hasta olması ya da yaşadığı olumsuz şeyler de hep kadına yükleniyor.”

“Sen iyi bir anne olsaydın…”
Annelik sürecini zorlu kılan meselelerden biri aile ve toplum baskısı. Bu baskı bazen çocuğa bazen annenin tercihlerine yönelik oluyor. Öyle ki anne sürekli bir yetersizlik duygusuyla sınanır hale geliyor. “Mükemmel anne” imajı herkese göre değiştiği gibi bu imaja oturmadığı düşünülen anneler gaddarca yargılanıyor. Çocuğu ile ilgili her alanda yargılanan bir anne şöyle diyor:

“Çevrenizden bebeğin gazından tutun tulumunun rengine kadar her kafadan bir ses çıkıyor. Tavsiye istemediğiniz halde her ortamda konuyu oraya getiriyorlar ve başka bir şey konuşamaz hale geliyorsunuz.”

Çocuğunu erken yaşta, çalışabilmek için kreşe veren bir anne ise
“Çocuğu 1.5 yaşında kreşe vermem çevrede hoş karşılanmadı, kötü anne oldum birden.” şeklinde uğradığı baskıyı ifade ediyor. Annelik çok kutsanan bir şey iken “kötü anne” neredeyse her zaman en fazla yargılanan kişi oluyor. Üstelik bu “kötü”yü belirlerken son derece subjektif kıstaslar kullanılıyor.

Her zaman çocuktan yegane sorumlu olarak görülmenin ağırlığı altında ezilen bir başka anne ise yaşatılan vicdan azabını aktarıyor:

“Mesela çocuğun çok hasta olduğu bir gün izin alamadım, çünkü o hafta sürekli izin aldım çocuk sebebi ile. Eve geldiğimde çocuğun ateşli halde beni beklediğini gördüm, benim kucağıma geldi ve uyuyakaldı. Yaşadığım vicdan azabı, eşimin ailemin ayıplayan bakışları… Anladım ki çalışsam da çocuğun en büyük sorumluluğu benim üzerimdeydi hep.”

Yetersizlik ve Suçluluk
Çoğu anne o anlatılan kutsanmış “mükemmel anne”ye uymadığı için toplum ve aile tarafından eleştiriliyor ve çocuğa karşı ciddi bir yetersizlik ve suçluluk duygusuyla baş etmek zorunda kalıyor.

“En zor kısmı bence yaşadığım duygular kısmı. Annenin fiziki yoğun bir şekilde geçiyor fakat yetebiliyor muyum, elimden gelenin hepsini yaptın mı… Ya da hani bir şey olacak mı onlara korkusu gerçekten insanı yıpratıyor.”


Çalışan anne üzerinde ise başka bir baskı var. Neredeyse her zaman çalıştığı ve çocuğunu “yalnız bıraktığı” için yargılanan anne olurken, çalıştığı için hiçbir erkek yargılanmıyor.


“Çok erken işe döndüm. Yaklaşık iki buçuk aylıktı bebeğim ve annem babam baktı. Kendi işim olduğu için ücretsiz izin vs. gibi bir hakkım yoktu ama döndüğüm için hep kendimi suçladım hala da suçlarım zaman zaman.”


Bazen öyle ki çocukla geçirilmeyen zaman tamamen bir vicdan azabı olarak anneye dönebiliyor. Sürekli kıyaslanılan o diğer kutsal anneler gibi olmayan kadın kendini suçlu hisseder halde buluyor.

“Günün kaç saati benle kaç saati annemle geçmiş hesabını yapıyorum sürekli eğer erken döndüysem ve geç uyuduysa mutluyum. Ama işim uzadıya ve kızımın hemen uykusu geldiyse hala çok üzülüyorum. Benim açımdan en zor kısım bu oldu sanırım. Hatta oluyor sanırım”

Diğer bir anne ise birden fazla çocuğa verdiği sevginin bölünmesi nedeniyle yetersizlik duygularıyla baş başa kalıyor. Çok çocuklu anne için hastalanmak ve kendine vakit ayırmak ise tamamen imkansız oluyor. Tüm bu olumsuz duyguları hissettiği için annenin kendini yargılaması da cabası ne yazık ki.

“Ama uykusuzluk… Uykusuzluğun getirdiği sinir harbi. İkinci çocukla birlikte sunduğun merhamet ve sevginin bir anda ikiye bölünmesi. Asla yetememek… Yetememek duygusu demiyorum. Yetememek. Asla kendine ait bir hayatın olmaması. Tüm kararlarını onları baz alarak alman. Bunları kötü duygular olarak tanımlamanın bile verdiği suçluluk duygusu… Depresyona girmenin bile lüks olması. Hastalanmanın lüks olması.”

Bu noktada çocuk üzerindeki sorumluluk meselesinden bahsetmek isterim. Tüm bu çığ gibi büyüyen yetersizlik ve vicdan azabı duygularının altında aslında çocuğun “tüm” sorumluluğunun anne üzerinde olduğu genel toplumsal yargı bulunuyor. Ne yazık ki anneler de bir noktadan sonra kendilerini yegane sorumlu olarak görmeye başlıyorlar. Bu durumda çocuğun başına gelebilecek herhangi kötü bir deneyim ya da iyi yetiştirememe endişesinin tek muhatabı da anne sayılıyor. Yargılayıcı tüm cümleler “Bu nasıl anne?” ile başlarken kimse çocuğun maddi sorumluluğu hariç, yetiştirmeden ve eğitimden elini eteğini çekmiş baba için “Bu nasıl baba?” demiyor.

İki ucu pişmanlık: Kariyere devam etmek ya da etmemek
Kutsal annelik miti aslında basit bir temele dayanıyor. Anneliği yücelt, ondan mükemmeli iste ve bunu karşılamayan anneleri yer. Bu dinamik neredeyse her kültürde, neredeyse her zaman böyle. Anneler bu nedenle çok fazla yetersizlik duygusu ile savaştıkları gibi aynı zamanda kendi hayatlarından vererek asla yeterli bulunmayacakları bir konum arayışına girebiliyorlar. Hiç kimse mükemmel değildir. Oysa anneler de hata yapabilir ve hatta çoğu zaman hata olarak görülen pek çok anne davranışı aslında hata içermeyebilir.
Çalışmayı seçmek bunlardan biri. Çalışmayı bırakmak ise çoğu zaman pişman olunan bir seçim gibi duruyor. Annenin kariyeri ile olan bu savaşındaki çatışmayı yaratan ise erkeğin ne ev içindeki emeği ne de çocuk bakımındaki emeği paylaşmak istememesi. Çoğu zaman hem ev içi emek hem de çocuk bakım emeği ihalesi annenin üstüne kalırken, vazgeçilen annenin kariyer oluyor. Kutsanan anneliğe biçilen kader…

“İlk olarak çocuğun doğumu, işi bırakan kariyeri askıya alan kadın oluyor, İki sene kadar işten uzak kaldım (…) pes ettim sonunda, evden çalışıyorum. Şu an kariyeri bir kenara bıraktım.”

Çalışan anneler ise sadece anne oldukları için pek çok fırsattan alıkonuluyorlar.


“Anneliğin şöyle de bir zorluğu var, çalıştığım yerdeki tüm eğitimleri işte beni yükseltecek her türlü deneyimi senin çocuğun var diyerek başkalarına paslamaları… Yani hep ailenizle hem de çalıştığınız yerle sürekli savaş halindesiniz, hayır ben sadece anne değilim, bakın ben başka şeyler de başarabiliyorum diye.”

Çalışan çocuklu kadınlara yönelik “çocuğunu nasıl bırakırsın” baskısı asla erkekler üzerinde kurulmuyor. Çocuğa 2 kişi sahip olup nasıl oluyor da tüm sorumluluğu alan ve hayatındaki tüm ayrıcalıkları feda eden yalnızca kadın oluyor?

“Şimdi yaklaşık 2 yaşında ama hala işe ilk döndüğüm gün yapılan “Aaa kıyamam nasıl bırakabildin?” karşılanmasını unutamıyorum.” diyor bir başka çalışan anne. Çalışan anneler aynı zamanda hem iyi bir anne hem de iyi bir çalışan olduklarını kanıtlamak zorunda olarak iş yaşamlarına devam ediyorlar.

Sonuç
Anneliği dört bir çevresi kuşatma ve baskı altındaki bir süreç olarak okuyabiliriz ataerkil toplumda. En başta anne erkek eş tarafından yalnız bırakılıyor. Ev içi emek ve çocuk bakım emeği yalnızca kadınların üzerine kalıyor. Bunun sonucu olarak anne kariyerinden çoğu zaman vazgeçmek zorunda bırakılıyor. Üstüne üstlük bu süreçte eksik veya kötü anne olmakla suçlanıyor aile ve toplum tarafından. Anne yetersizlik ve suçluluk duyguları ile savaşıyor ve çoğu zaman kendini suçlu buluyor. Toplum, çocuk yalnızca anneye aitmiş gibi davranırken, baba işe giderek ailesine bakan “baba gibi baba” olarak görülürken çalışmayı seçen anneler çocuğunu yalnız bırakan kötü anne olarak görülüyor. Anne olduğunuz için tüm ayrıcalıklarınızdan vazgeçmenizi isteyen ataerkil toplum, babaya ise pek çok ayrıcalık tanıyor.
Kutsal annelik sürekli anlatılan çok hoş bir masal, ancak bu masalın sonunda kırmızı başlıklı kız kazanmıyor. Kırmızı Başlıklı Kız’dan evi temizlemesi, evi yönetmesi, çocuğa bakması ve çoğu zaman işini bırakması bekleniyor. Üstelik daha adil bir yaşam hiç de zor değilken…

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir