Arşiv Dünyadan Şiddet

Sivil Ölüm veya Sivil Ölüm

“Bu ülkede hak olsaydı, yüz binlerce vicdani retçi olacağından eminim”1

Demokratik devletlerin yegane amaçlarından biri vatandaşın yaşam hakkını güvence altına almak ve ona din, vicdan ve inanç konularında özgürlük sağlamaktır. Bu nedenle ilgili bu güvenceler devlet anayasalarının ilk maddelerini oluşturmaktadır. Bahsedilen bu özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti’nin 18/10/1982 kabul tarihli anayasasının 15. maddesinde şöyle temin edilmiştir: “Kişinin yaşama hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz.”. Aynı anayasanın 56. maddesinde de “Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”  denilmiştir ve bu hakkın, aynı maddenin ikinci fırkasında “herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak” ifadesiyle devletin mükellefiyeti olduğuna vurgu yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin verdiği bu güvenceler neticesiyle beklediği bir kamu hizmeti, vatani bir ödev ve toplumsal sorumluluk olarak kabul edilen askerlik borcunun; Türkiye vatandaşı olan erkeklerden, 20’li yaşlarına geldiklerinde ödenmesi beklenmektedir. Yukarıda değinilen yaşam, inanç ve vicdan özgürlüğü haklarıyla beraber düşünüldüğünde, devletin, vatandaşından, kendi hayatını tehlikeye atmasını, birkaç ayını bu hizmete ayırmasını, hiyerarşiyi kabul ederek emir altına girmesini zorunlu olarak istemesi, zorunlulukla askerliğini ifa etmesini talep etmesi ve bununla beraber, aksi durumlarda kendince meşrulaştırmış olduğu birçok kanıt istemesi veya kişinin yaşamsal haklarını elinden alması bir hak ihlalidir. Bu görev reddedildiğinde, kişinin olağan haklarından olan ve bunun yanı sıra devletin de anayasasında kendisine tanımış olduğu din, inanç ve vicdan özgürlüğü hakları ihlal edilerek kişi; idari para cezası, tutuklanma, mahremiyetini kanıtlama gibi temel insan ve yurttaş haklarından mahrum yaşamaya mecbur bırakılarak sivil ölüm 2 ile karşı kaşıya kalmaktadır.

Aslına bakıldığında sivil, devletin silahlı olmayan vatandaşlarına verilen bir isim iken, askere gitme mükellefiyeti olan erkek vatandaşların belirli bir süreliğine sivilliğinden vazgeçmeleri bekleniyor. Dini, siyasi, ahlaki nedenlerle askerlik hizmetini ve silah altına alınmayı reddeden sivil vicdani retçiler 3asker kaçağı veya bakaya olarak nitelendirildiği için bu insanların tüm yasal haklarına kısıtlamalar getirilmekte.

Bireyin sahip olduğu fakat yalnızca zorunlu askerliği reddettiği için karşılaştığı zorluklarından başlıcaları; evlenme, hastaneye gitme veya maaş bordrosuna sahip olma durumlarında tutanak tutulma ile karşılaşılması, banka ve mal varlığına el konulması, bir banka hesabına sahip olamaması ve bu nedenle resmi bir yurt dışı yasağı olmamasına rağmen dolaylı yoldan yurt dışı erişiminin kesilmesi, her an bir polis tarafından GBT’ye denk gelme korkusu ile kısıtlanmış bir yaşam sürmesidir. Bunun gibi en temel ihtiyaçlar ve haklardan mahrum bırakılan vicdani retçi sivil ölüm4 ile haklarından izole edilmektedir. Bireyin ahlakını, iradesini, fikrini doğuracağı alanların kısıtlanması; insanı, yaşayan ama aslında ölü bir varlığa çevirmektedir. İkinci tercih olan askeriyeye zorunlu olarak gitme durumunda kalan kişi ise milli ülkülerle bağdaşmayabilecek ahlakını, iradesini, ilkelerini askeriyenin dışında bırakmak zorundadır. Askeriyenin içine girdiği an; belirlenmiş olan giyime ve saç sakal tıraşına uymak, üssüne karşı koşulsuz itaat etmek, hiyerarşiyi kabul etmek, bazı durumlarda tercih hakkına sahip olmamak, kendisinden istenilenlerde açıktan bir anlam aramamak zorundadır. En uç örneği ile kendisinden soyunması istendiğinde buna karşı gelmeyerek emre itaat etmelidir. 5 Eğer direnç gösterir veya “kişiliğini muhafaza etmek” isterse daha büyük sıkıntılar kendisini beklemektedir.6 Böylesine robotlaştırılmış beklentiler; sivilliğin her iki seçenekte de ölümüne sebebiyet vererek, bireyin kendi seçme özgürlüğüne olanak tanımamaktadır. Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabında bir kişi askeriyeye girdikten sonra sivilliğinin öldüğünü şu cümle ile açıklamıştır, “Sivilliğin bittiğini saçlarım kesilince gördüm.” 7

Her iki türlü biçimde de maruz bırakılan sivil ölüm, bireyin edimlerini en iyi ihtimalle kısıtlamakta, en kötü ihtimalle bir üssüne devrettirmekte. Uzun vadeli olan sivil ölümde vicdani retçi, toplum içinde kendilik olma durumu kısıtlandırılırken; kısa vadeli olan askeriyeye gitme durumunda, belirli bir süreliğine tüm kendiliğinden vazgeçmesi beklenilmektedir. Böylece benlik daha kompleks olan orduya atfedilmesi sağlanarak eritilmektedir.

Bir diğer mevzu ise eşcinsel erkeklerin askeriye zorunluluğundan muafiyet olma konusunda göstermesi gereken anormal çabadır. Kanuna 8 göre askerlik sadece cis heteroseksüel erkekler için zorunlu iken eşcinsel olduğunun beyanını yapan bir erkek için bu zorunluluk ortadan kalkabilmekte. Halk arasında “çürük” raporu olarak geçen “askere elverişli değildir” raporunu almaya çalışan eşcinsel erkekler ise farklı bir gayri-ahlaki durum ile karşılaşıyor. Bu beyanı sebebi ile rapor almak isteyen Mehmet Tarhan’ın karşılaştığı zorluklar Milliyet gazetesinde şöyle geçmektedir: “Askeri Yargıtay 2005 senesinde eşcinsel olduğunu beyan eden Mehmet Tarhan’ın zorla muayene olmasına hükmetti. Şayet muayene esnasında eşcinsel olduğu ‘kanıtlanamazsa’ askerlikten muaf olamayacak ve cezalarının hükmü düşemeyecekti.”9 Cinsel yönelimin ispatlanmasının devlet tarafından zorunlu bırakılması ve bu ispat için ondan fotoğraf istenip10, cerrahi ve psikolojik muayenenin şart koşulması, onun T.C anayasasında da geçen “beden ve ruh sağlığı”na zarar vererek kişi dokunulmazlığı hakkını ihlal etmekte.

Geçtiğimiz birkaç sene içerisinde eşcinsel olduğu beyanını askeriyeye yapmak zorunda kalan bir arkadaşım ruh sağlığında bir sorun olup olmadığının anlaşılması için yüzüne dahi bakmayan psikiyatrinin “Umama açık alanda cinsel organını açar mısın?” “Bakir misin?” gibi sorulara cevap verme zorunluluğu altında askerliğini ancak bir sene erteletebilmişti. Bu erteleme durumu “Bir sene sonra hala eşcinselsen o zaman bunun kararını verelim.” demekten başka bir şey değildi. Mahremiyetini paylaşma yükümlülüğü altında bırakılması bir yana bunun doğruluğu istenilen psikolojik testler, fotoğraflar ve sonucun ileri bir tarihe uzatılarak da kanıtlanması beklenmekteydi.

Böylesine mahrem sayılabilecek mevzuatların devlet tarafından “tescillendirme” durumuna bırakılması, bireyin neyi paylaşıp neyi paylaşamayacağı üzerine bir tahakküm kurması, tekrardan onun fikir ve düşünce bütünlüğüne saygı duymamaktır. Bireyin zorunluluk durumu içerisinde, olağan bir hakkı olan askere gitmeme tercihine ek olarak, var-olma biçimi üzerine mahremiyet hakkı da elinden alınmaktadır. Cinsel yönelimi bilgisinin istenmesi, bunun üzerine beyanın ispatlanması adına kanıtlarının da beklenmesi, şayet bu durum ispatlanamazsa bedensel haklarına saldırı olabilecek bir kurum içerisinde savunmasız kalması ve askere gitmeyen bu mahremiyet hakkının elden alınmasına bu duruma en büyük örneklerden biridir.

Bir kimsenin yaşamını tehlikeye atabilecek bir vazife üzerindeki sorumluluğu, bireyin tercih hakkına bırakılmadan cebren ondan bu görevi ifa etmesi istenerek, bireyin seçme özgürlüğü elinden alınıyor. Seçme seçeneğinin resmi olarak tanınmadığı bu durumda “askere elverişli değildir” raporunu almak isteyen bir kimse hangi sebeplerle almak istediğini kanıtlarla ispatlamalıdır. Bir şekilde taşıdığı ilkeler veya düşünceler sebebi ile kendini vicdani retçi olarak tanımlayan kişiler ise, asker kaçağı veya bakaya olarak nitelendirildikleri için temel hak ve ihtiyaçları konusunda kısıtlamaya tabi tutulmaktadır. Bunun yanı sıra askerlik yapmış veya yapan kimseler de ise bu durum iki farklı şekilde ele alınabilir. İkinci bir seçeneğin yoksunluğu ile bu şıkkı istemeyerek seçenler ve isteyerek seçenler olmak üzere iki kısma ayırabiliriz. İstemeyerek bunu seçmek durumunda kalan kimseler belirlenmiş bir süre aralığında ilkelerinin ve iradesinin birçoğunu askeriyenin dışında bırakmak zorundadır. Emir kulu olmak ve istenilenlere itaatsizlik etmemek zorundadır. Bunun yanı sıra seve isteye askere giden bunun vatana karşı olan en yüce ahlaki ödev olduğunu düşen kimselerin varlığı ise vatanseverlik11 kisvesi altında militarizmi meşru kılmaya devam ediyor.

İnsan hakları üzerine bilinçlenme yükümlülüğü olan özellikle demokratik olduğu varsayımı ile hareket eden devletlerin, savaşlarını artık silah üzerinden yapmak yerine diplomatik çözüm ve saldırı yollarını benimsemesi gerekirken savaş ilkelliğinin ısrarla devam ettirilmesi, tüm ülke çapında erkeklerin buna zorunlu bırakılması ülkenin savunduğu demokrasiye ve insan haklarına aykırıdır.

Askerlik eğitimi; barış zamanında itaatkar, şiddete meyilli bireyler yaratırken, savaş zamanında soğukkanlı katiller yaratma üzerine kuruludur.

“Militarizm ruhu acımasızdır, kalpsiz ve zalimdir. Birtakım dayanaklarla haklı çıkma numarasına bile yeltenmeden, her konuda haklı olduğunu iddia eder. Tolstoy’dan aktarırsak: ‘Asker, bir profesyonel insan katilidir. Asker sevdiği için, vahşinin yaptığı gibi (doğallıkla) ya da tutkuyla, katil gibi öldürmez. O, soğukkanlıdır, mekaniktir, üstlerinin itaatkar aletidir. Komutanının emriyle nedenini ve niçinini sormaksızın, düşünmeksizin boğaz kesmeye, koşmaya koyun gibi hazırdır.’”12

T.C. anayasasının 24. maddesinde geçmekte olan “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” maddesine aykırı olarak askerliği ve savaşı reddedenler için bu hürriyet sağlanamamakta, bunu destekleyenler ise verilen eğitimler ile militarizm taraftarlığı empoze edilerek şiddete meyil arttırılmaktadır.

Vicdani Ret Derneği’nin bir broşüründe, militarizm karşıtlığının asker yokluğu ile güzel bir biçimde sağlanabileceği şöyle ifade edilmiştir:

“Düşünün ki bir savaş var ve kimse gitmiyor.”.

Dipnotlar

  1. https://www.youtube.com/watch?v=Q4GUB8FXEoA
  2. Ünsal Doğan Başkır / Erdinç Erdem, “Sivil İtaatsizlik Eylemi olarak Türkiye’de Vicdani Ret: Bir Yurttaşlık Talebi”, Toplum ve Bilim, No. 124 (2012), 61-84.
  3. Murat Sevinç, “Türkiye’de ve Batı Demokrasilerinde Vicdani Ret, Zorunlu Askerlik ve Kamu Hizmeti Seçeneği”, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Dergisi 297-322 (2006), 61-1.
  4. +90 “Vicdani retçi olmak | ‘Bu ülkede hak olsaydı, yüz binlerce vicdani retçi olacağından eminim’”, YouTube (1 Mayıs 2020).
  5. Pınar Selek, Sürüne Sürüne Erkek Olmak (İstanbul: İletişim Yayıncılık, 2008), 61.
  6. Selek, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, 78.
  7. Selek, Sürüne Sürüne Erkek Olmak, 63.
  8. Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği, Türk Silahlı Kuvvetleri (2015) md 17-D/3.
  9. Gökçer Tahincioğlu, “Askeri Yargıdan Zorla Eşcinsellik Muayenesi”, Milliyet, (22.11.2005), 18.
  10. Gökçer Tahincioğlu, “Askeri Yargıdan İlginç Karar”, Milliyet, (09.05.2006), 17.
  11. “Vatanseverlik nedir? Bir insanın, doğduğu topraklara, çocukluğunun anıları, umutları, hayalleri ve özlemlerinin bir araya toplandığı yere duyduğu sevgi midir? Naif bir edayla bulutların akışını seyrederek, neden bizim de öylesine yumuşakça uçamadığımızı merak ettiğimiz yer midir? (…) Eğer vatanseverlik buysa, bugün pek az Amerikalıyı vatansever olarak adlandırabilir; çünkü oyun mekanları artık fabrikalara, değirmenlere ve madenlere dönüşmüş durumdadır. (…) O halde nedir vatanseverlik? ‘Vatansever, efendim, adilerle alçakların son sığınağıdır,’ demişti Dr. Johnson. Zamanımızın en büyük vatanseverlik karşıtı Leo Tolstoy, vatanseverliği, bütün katillerin eğitimini tatmin edecek bir prensip olarak tanımlar; hayatın gereklilikleri olan ayakkabı, giysi ve ev yapmaktan çok, insan öldürmeye daha çok donanımı bulunan bir iş; ortalama işçiden daha üstün karları ve zaferleri garantileye bir iş. (…) Vatanseverlik, dünyamızın, her biri demir parmaklıklarla çevrili, küçük parçalara bölünmüş olduğunu söyler. Bazı özel parçalarda doğma şansına sahip olanlar, başka bir parçada ikamet edenlere göre kendilerini daha üstün, asil ve akıllı görürler. Bu yüzden de o seçilmiş parçada yaşayanların, üstünlüklerini başkasına göstermek amacıyla kavga etmek, öldürmek ve ölmek gibi görevleri vardır.”Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, çev. Necmi Bayram (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2006), 98.
  12. Emma Goldman, Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir, 11.

Cevapla

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir